Bu günlerde dünyayı bir fotoğraf makinesinin objektifinden izliyorum ve bu bana güven veriyor; çevremdeki gerçekler çerçevelenip kesin olarak tanımlanmış gibi geliyor. Herşey, görüşümün ve belleğimin bir tür yardımcı organı, varlığımın bir uzantısı olan karenin içinde kapalı olduğu için onları kavrarken, evrenin uçsuz bucaksızlığından kaynaklanan o rahatsız edici baş dönmelerine kapılmıyorum...
İnsan gözü ile fotoğraf makinesinin objektifi arasındaki benzerlik, bu mesleğin ana ilkelerini bilen biri için gayet açıktır. Ancak karanlık odada çalışıldığında söz konusu olan bu benzerlik, genişlemeye başlar; gözlerimin önünde meydana gelen olay, içimizde, beynimizde gerçekleşen sürecin aynısıdır. Her ne kadar bu işlemi yıllardır yapıyor olsam da, görüntülerin kâğıt üzerinde belirdiğini her görüşümde ürpermeden edemiyorum; sanki ...... birinin bedeninin suyun dibinden bana doğru yükseldiğini görüyorum.
Paolo Maurensig
14 Temmuz 2011 Perşembe
AĞIR SAAT
Kim ağlarsa şimdi dünyada bir yerde,
nedensiz ağlarsa dünyada,
bana ağlar.
nedensiz ağlarsa dünyada,
bana ağlar.
Kim gülerse şimdi bir yerde geceleyin,
nedensiz gülerse geceleyin,
bana güler.
nedensiz gülerse geceleyin,
bana güler.
Kim giderse şimdi dünyada bir yere,
nedensiz giderse dünyada,
bana gider.
nedensiz giderse dünyada,
bana gider.
Kim ölürse şimdi dünyada bir yerde,
nedensiz ölürse dünyada,
bana bakar.
RMR
nedensiz ölürse dünyada,
bana bakar.
ihtiyacım var bir ortaklığa
tek bir düşünce doğrultusunda
beni bir nesne gibi kuşatan,-
kalbinin kocaman ellerine-
(yönelseler onlar bana doğru)
sayıyorum Tanrı'm bozuk para gibi kendimi
ve senin hakkın var beni israf etmeye.
Rainer Maria Rilke
tek bir düşünce doğrultusunda
beni bir nesne gibi kuşatan,-
kalbinin kocaman ellerine-
(yönelseler onlar bana doğru)
sayıyorum Tanrı'm bozuk para gibi kendimi
ve senin hakkın var beni israf etmeye.
Rainer Maria Rilke
27 Haziran 2011 Pazartesi
23 Haziran 2011 Perşembe
Bugün bir şairin beynindeki ölümsüz fikirler düzeneğinin parçası olan ve yarın bir çiçek olarak açan veya gökyüzünün sonsuzluğunda yükselen tarlakuşunun ağzında, ışığa bir sevinç ilahisi şakıyan karbon zerreciği, tüm varlığın birliğinin derin ve anlamlı bir kanıtıydı benim için.
Malwida von Meysenburg
Malwida von Meysenburg
Je verse mon sang dans ton corps
Et je suis comme un oiseau mort quand toi tu dors
Et je suis comme un oiseau mort quand toi tu dors
ve tıpkı ölü bir kuş gibiyim sen uyuduğunda
13 Haziran 2011 Pazartesi
saat
akşamları alarm kurarken kendimi saatli bomba ayarlar gibi hissediyorum.
"patlamaya 6 saat 48 dk. var"
"patlamaya 6 saat 48 dk. var"
GölGe
"Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı. Gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları. Büro çekmecelerinde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı. Evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında da gölge vardı. Ve dünyanın gece tarafında kilometrelerce gölge vardı yine."
Sırça Fanus - Sylvia Plath
Sırça Fanus - Sylvia Plath
11 Haziran 2011 Cumartesi
Saatçi
En çok yanılgısı başkaydı benden
Bir suya çalardı saati
Gümüş köstekli bir akşam vakti
Karardı solukları göğü görmeden
Kraldı yaz dönüşü sürgünden
Bir ceza ülkesinde davulcu
Geceleri ipe bağlı bir suçu
Asardı kimseleri ele vermeden
Durmadan bir çocuk akıp gidiyor
Sevmezken kendinde olanın
Ağır kokuları ölü eşyanın
Kaplardı odaları eve girmeden
Adını bildiği saat değil bu
Kuş seslerinden çin laleleri
Çarmıha gerilmiş çan kuleleri
Düzeltir saatini vakti bilmeden
Bir suya çalardı saati
Gümüş köstekli bir akşam vakti
Karardı solukları göğü görmeden
Kraldı yaz dönüşü sürgünden
Bir ceza ülkesinde davulcu
Geceleri ipe bağlı bir suçu
Asardı kimseleri ele vermeden
Durmadan bir çocuk akıp gidiyor
Sevmezken kendinde olanın
Ağır kokuları ölü eşyanın
Kaplardı odaları eve girmeden
Adını bildiği saat değil bu
Kuş seslerinden çin laleleri
Çarmıha gerilmiş çan kuleleri
Düzeltir saatini vakti bilmeden
31 Mayıs 2011 Salı
Friedrich Nietzsche
Bir ben biliyorum,
yorgun gözlerinin altındaki halkaların
ebem kuşağı olduğunu ve
İstediğinde yedi renk bakabileceğini. Siyah saçlarındaki akların aslında,
hırçın dalgaların gelgitlerinden oluşan
köpüklerin bulaşığı olduğunu.
Bir ben biliyorum
yüreğinin severken,
ölmekten değil de öldürmekten korktuğu için
tir tir titrediğini.
Kayboluşlarında kendini bulup
her şeye yeniden başlama hevesinin,
yalnızlığını nasıl kursağında bıraktığını.
Bir ben biliyorum,
dağların eteklerine ziller takıp
hızla doruklara kaçışından olduğunu,
ruhunun serin esintisinin.
Hayatın çarmıhına,
yalpalarda çürüyen tahtaların
paslı çivileriyle gerildiğini.
Bir ben biliyorum,
her kundaklama sonrası
ormanlarının zehrini,
bir hışımla genzine çektiğini.
Bu yangınlarla
ciğerinin de yandığını,
yine de hiç ağlamadığını.
Bir ben biliyorum,
bu şehrin goncalarını bile sevmediğini,
inim inim inleyen gecelerinde
demlenemediğini.
bir ben tanıyorum
ve bir ben seviyorum adamım seni, bu şehirde adam gibi.
Lou Andreas-Salomé for Friedrich Nietzsche
Dünyayı benim bu güne dek yaptığım gibi salt göz yoluyla kavrayıp içine sindirmek, bir ressam , bir heykeltraş için daha az tehlikelidir, diye düşünüyorum, çünkü bunlar aldıklarını maddeye dönüştürüp ortaya koymakla rahatlayacaklardır.
Ben kendimi, Roma’daki parkta gördüğüm Anemone’a benzetiyorum : Çiçeğinin yapraklalarını gün boyunca, alabildiğine açmış ve gece olduğunda onları bir türlü toparlayıp kapayamamıştı. Akşamın karanlığında, akıllı kardeşleri, dıştan aldıkları kadarıyla yetinip yaparaklarını kapamışken, onu hala delicesine açılmış yapraklarıyla, bitip tükenmeyen geceden bir şeyler almaya uğraştığını görmek, insanı ürkütüyordu.
Ben de öyle çaresizce dışa dönük, dağınık, hiçbir şeyi itip geri çevirmeden yaşamaktayım; duyularım bana hiç danışmadan, hep rahatsız edici şeylere yönelik…
Ama kim kendisini, önce paramparça etmeden yenileyebilmiştir.
Rainer Maria Rilke
yorgun gözlerinin altındaki halkaların
ebem kuşağı olduğunu ve
İstediğinde yedi renk bakabileceğini. Siyah saçlarındaki akların aslında,
hırçın dalgaların gelgitlerinden oluşan
köpüklerin bulaşığı olduğunu.
Bir ben biliyorum
yüreğinin severken,
ölmekten değil de öldürmekten korktuğu için
tir tir titrediğini.
Kayboluşlarında kendini bulup
her şeye yeniden başlama hevesinin,
yalnızlığını nasıl kursağında bıraktığını.
Bir ben biliyorum,
dağların eteklerine ziller takıp
hızla doruklara kaçışından olduğunu,
ruhunun serin esintisinin.
Hayatın çarmıhına,
yalpalarda çürüyen tahtaların
paslı çivileriyle gerildiğini.
Bir ben biliyorum,
her kundaklama sonrası
ormanlarının zehrini,
bir hışımla genzine çektiğini.
Bu yangınlarla
ciğerinin de yandığını,
yine de hiç ağlamadığını.
Bir ben biliyorum,
bu şehrin goncalarını bile sevmediğini,
inim inim inleyen gecelerinde
demlenemediğini.
bir ben tanıyorum
ve bir ben seviyorum adamım seni, bu şehirde adam gibi.
Lou Andreas-Salomé for Friedrich Nietzsche
Lou Andreas –Salomé’ye
Paris, 26 haziran 1914
…..Dünyayı benim bu güne dek yaptığım gibi salt göz yoluyla kavrayıp içine sindirmek, bir ressam , bir heykeltraş için daha az tehlikelidir, diye düşünüyorum, çünkü bunlar aldıklarını maddeye dönüştürüp ortaya koymakla rahatlayacaklardır.
Ben kendimi, Roma’daki parkta gördüğüm Anemone’a benzetiyorum : Çiçeğinin yapraklalarını gün boyunca, alabildiğine açmış ve gece olduğunda onları bir türlü toparlayıp kapayamamıştı. Akşamın karanlığında, akıllı kardeşleri, dıştan aldıkları kadarıyla yetinip yaparaklarını kapamışken, onu hala delicesine açılmış yapraklarıyla, bitip tükenmeyen geceden bir şeyler almaya uğraştığını görmek, insanı ürkütüyordu.
Ben de öyle çaresizce dışa dönük, dağınık, hiçbir şeyi itip geri çevirmeden yaşamaktayım; duyularım bana hiç danışmadan, hep rahatsız edici şeylere yönelik…
Ama kim kendisini, önce paramparça etmeden yenileyebilmiştir.
Rainer Maria Rilke
27 Mayıs 2011 Cuma
24 Mayıs 2011 Salı
kuru temizleme gibi zihin temizleme olsa;
"efendim sizin zihniniz çok karışmış bunu bir haftada temizleyebiliriz, şuraya bırakın"
"efendim sizin zihniniz çok karışmış bunu bir haftada temizleyebiliriz, şuraya bırakın"
22 Mayıs 2011 Pazar
Tete d’or
Ağlamamaya çalıştım
Kalkıp yürümek istedim, ama insan ancak, durmak zorunda olduğu yere kadar gidebilir.
Kemikleri gözlerine akar bu denizden bütün sinelerde, aynı hizaya yükselir.
Nerede yanlış yaptım? Hatam nerede?
Ellerimi kesip koparsalar kalan bedenim senin olsun.
Sana geleceğim kemiklerimin üzerinde, sana
Paul claudel
19 Mayıs 2011 Perşembe
- hayvanlıktan çıkmamış bu canlı (insan) bir gemiye benzer, kaptanı Tanrıdan sonra geminin efendisi bilir kendini, oysa yoksul düşmüş, ufak bir taşerondur, denizcilikten habersizdir, ama yediği yumruklardan cesaret ve ilham alarak tekneyi kullanmaya kalkışır. Külüstür bir periskopla hayal meyal seçer ufukları, teknenin üstün körü bir görüntüsüne varır. İç yapısından anlamaz, bir şey bilmez, bilmeye çalışmaz. Ne makineden anlar, ne tayfayı tanır, nereden gelindiğini, nereye gidildiğini bilmez, öğreneyim de demez. Daracık bir kamarada, kazık, tokmak, kızgın demir kakılı dört duvar arasında kapalı, başı eğik, boynu bükük, habire tokat yer; kim vuruyor, neden vuruyor bilmez, vuran bir okşarcasına hafif, bir bağırtırcasına sert vurur. Ama iç güdüleri ve çektiği çileler eğitmişlerdir tepkilerini: Baldırına mı, midesine mi, kafatasına mı, vurulan yere göre bir musluğu açar yada kapar, bir kolu çevirir, bir düğmeye basar yada görünmez bir tayfaya emirler yağdırır. Böylece uysal ve acıklı bir robot gibi, çağlar okyanusunda bir süre çalkalanacak, karaya çıkmadan, nereden gelip nereye gittiğini bilmeden; ta ki eskimiş, çürümüş teknesini dalgalar parçalayacak, kendisi de batıp gidecek, ne oldu, ne bitti, bir şey anlamadan....
Bir şey anlamaya da çalışmadan.
İnsan ve İnsanlar Jean Bruller Vercors
Bir şey anlamaya da çalışmadan.
İnsan ve İnsanlar Jean Bruller Vercors
9 Mayıs 2011 Pazartesi
"Öyle çok yanar ki canın,
dünyadaki bütün suçları işlediğini sanırsın;
oysa sadece sevmişsindir"
Fidder Of The Roof (1971)
dünyadaki bütün suçları işlediğini sanırsın;
oysa sadece sevmişsindir"
Fidder Of The Roof (1971)
2 Mayıs 2011 Pazartesi
- Niçin kaybolmuş fotoğrafları arıyorsun.
Elinde bir makinen var. Görüyorum. Yeni fotoğraflar çeksene. Hatta o kaybolan fotoğrafları.
-Ama onlar hayallerimdi.
işte Deniz, Maria FERİT EDGÜ
Elinde bir makinen var. Görüyorum. Yeni fotoğraflar çeksene. Hatta o kaybolan fotoğrafları.
-Ama onlar hayallerimdi.
işte Deniz, Maria FERİT EDGÜ
26 Nisan 2011 Salı
Sana kendi içimdeki küçük adamı anlatmakla işe başlayacağım...
"... ben ne kızıl, ne kara, ne de beyazım. ben hristiyan, yahudi, müslüman, mormon, poligam, homoseksüel, anarşist ya da boksör de değilim.
ben bir kadını/erkeği, onunla evli olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanına sahip olduğum ya da cinsel açlığımı doyurabilmek için değil, gerçekten sevip ona değer verdiğim için kucaklarım.
ben çocukları dövmem, balık tutmam, karaca ya da geyik avlamam. ama hedefi onikiden vururum.
ben briç oynamam ve öğretilerimi yaygınlaştırmak için partiler vermem. eğer öğretim doğruysa zaten o kendiliğinden yaygınlaşacaktır.
eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam. ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm.
ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim. (hakime koşma hemen küçük adam, çünkü o da dürüst bir insansa aynı şeyi yapar.)
ben çocukların ve gençlerin bedensel aşklarını yaşamalarını ve rahatsız edilmeden tadını çıkarmalarını isterim.
ben insanların doğru dürüst dindar olmak için aşk yaşamlarını yıkacaklarına, bedenlerine ve ruhlarına zarar vereceklerine inanmıyorum.
ben senin 'tanrı' olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum...
Wilhelm Reich - Dinle Küçük Adam
"... ben ne kızıl, ne kara, ne de beyazım. ben hristiyan, yahudi, müslüman, mormon, poligam, homoseksüel, anarşist ya da boksör de değilim.
ben bir kadını/erkeği, onunla evli olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanına sahip olduğum ya da cinsel açlığımı doyurabilmek için değil, gerçekten sevip ona değer verdiğim için kucaklarım.
ben çocukları dövmem, balık tutmam, karaca ya da geyik avlamam. ama hedefi onikiden vururum.
ben briç oynamam ve öğretilerimi yaygınlaştırmak için partiler vermem. eğer öğretim doğruysa zaten o kendiliğinden yaygınlaşacaktır.
eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam. ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm.
ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim. (hakime koşma hemen küçük adam, çünkü o da dürüst bir insansa aynı şeyi yapar.)
ben çocukların ve gençlerin bedensel aşklarını yaşamalarını ve rahatsız edilmeden tadını çıkarmalarını isterim.
ben insanların doğru dürüst dindar olmak için aşk yaşamlarını yıkacaklarına, bedenlerine ve ruhlarına zarar vereceklerine inanmıyorum.
ben senin 'tanrı' olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum...
Wilhelm Reich - Dinle Küçük Adam
25 Nisan 2011 Pazartesi
Lavabo Açmak.. JPS..
Pazartesi 07.00
Bir şey oldu. O kadar kurnazca içime işledi ki, ilk başta kendi duyularımdan kuşkulandım. Şimdi bile beyaz, içi boş şeklin üstüne eğilirken içimde hafif bir çekingenlik hissediyorum. Yüzümden traş edilen siyah ve kır kıl parçacıkları, suyun üstünde yüzüyor, kenarlardan ucuz sabunla karışıp bir tür köpük yada tortu oluşturarak, sanki kalıntı bir çekimin etkisindeymiş gibi, yavaş yavaş lavaboya yapışıyor.
Lavabodaki su düzeyi artık gözle görülemeyecek kadar ağır düşüyor ve hareket ancak düzgün beyaz porselene yapışan gri tortunun artışıyla ölçülebiliyor. Tıpkı kalemimden çıkan ve tebeşir beyazı kâğıdın üzerinde anlamsızca biriken sözcükler ve harfler yığını gibi.
Tıpkı felç olmuş bir gırtlak gibi, lavabo yutmayacak, o kadar uzun süredir içmeye zorlandığı kiri artık daha fazla kabul etmeyecek. Karanlık deliğe bakıp gözlerimi zorlayarak boruyu neyin tıkadığını görmeye çalışıyorum. Karanlıkta bir şey parlıyor, bir gözün kaygan yüzeyi, yuvarlak ve ıslak, bana bakıyor. Boğazdan pis bir koku, hastalık ve bulantı kokusu yükseliyor. Dayanamayacağım. Dayanmayacağım. Parlayan yüzey kayboluyor ve göz kapanıyor. İşte, Tıkanıklık, en sonunda pislikler içinde geldi.
.
.
Perşembe Sabahı Kütüphanede
İşler kötü, çok kötü. Çalışamıyorum. Kalemimin her hareketi anlamsız. Romanım beni sıkıyor. Pipomu doldurmaya bile halim yok. Nesne önümde duruyor ve kütüphanecinin dikkatini çekiyor. Tıkanıklık beni ele geçirdi.
.
.
...Artık tıkanıklığın tadını alabiliyorum. Tıpkı ağzımda, gözlerimde, kulaklarımda kalmış ölü ve gömülmemiş bir şey gibi. Miğdem kalkıyor.
....Birisi izliyor, hareket etmemi bekliyor, ama edemiyorum. Tıkanıklık benim.
Bir şey oldu. O kadar kurnazca içime işledi ki, ilk başta kendi duyularımdan kuşkulandım. Şimdi bile beyaz, içi boş şeklin üstüne eğilirken içimde hafif bir çekingenlik hissediyorum. Yüzümden traş edilen siyah ve kır kıl parçacıkları, suyun üstünde yüzüyor, kenarlardan ucuz sabunla karışıp bir tür köpük yada tortu oluşturarak, sanki kalıntı bir çekimin etkisindeymiş gibi, yavaş yavaş lavaboya yapışıyor.
Lavabodaki su düzeyi artık gözle görülemeyecek kadar ağır düşüyor ve hareket ancak düzgün beyaz porselene yapışan gri tortunun artışıyla ölçülebiliyor. Tıpkı kalemimden çıkan ve tebeşir beyazı kâğıdın üzerinde anlamsızca biriken sözcükler ve harfler yığını gibi.
Tıpkı felç olmuş bir gırtlak gibi, lavabo yutmayacak, o kadar uzun süredir içmeye zorlandığı kiri artık daha fazla kabul etmeyecek. Karanlık deliğe bakıp gözlerimi zorlayarak boruyu neyin tıkadığını görmeye çalışıyorum. Karanlıkta bir şey parlıyor, bir gözün kaygan yüzeyi, yuvarlak ve ıslak, bana bakıyor. Boğazdan pis bir koku, hastalık ve bulantı kokusu yükseliyor. Dayanamayacağım. Dayanmayacağım. Parlayan yüzey kayboluyor ve göz kapanıyor. İşte, Tıkanıklık, en sonunda pislikler içinde geldi.
.
.
Perşembe Sabahı Kütüphanede
İşler kötü, çok kötü. Çalışamıyorum. Kalemimin her hareketi anlamsız. Romanım beni sıkıyor. Pipomu doldurmaya bile halim yok. Nesne önümde duruyor ve kütüphanecinin dikkatini çekiyor. Tıkanıklık beni ele geçirdi.
.
.
...Artık tıkanıklığın tadını alabiliyorum. Tıpkı ağzımda, gözlerimde, kulaklarımda kalmış ölü ve gömülmemiş bir şey gibi. Miğdem kalkıyor.
....Birisi izliyor, hareket etmemi bekliyor, ama edemiyorum. Tıkanıklık benim.
" Çünkü insan kelebek boyunbağı olmadan şair olamaz. Edmundo dayı bana dergilerdeki şair resimlerini gösterdi, hepsinin kelebek boyunbağı var."
(şeker portakalı)
(şeker portakalı)
24 Nisan 2011 Pazar
bir hıyâbandır ki hasret kûy-ı cânandan geçer
her geçen cânânâ peyvest olmadan candan geçer
dinlemek çün mâcerâ-yı hecrînâyından kemâl
mevkib-î yâran civâr-ı beytü'l-ahzan'dan geçer
Yahya Kemal
her geçen cânânâ peyvest olmadan candan geçer
dinlemek çün mâcerâ-yı hecrînâyından kemâl
mevkib-î yâran civâr-ı beytü'l-ahzan'dan geçer
Yahya Kemal
23 Nisan 2011 Cumartesi
ÖZLEM
Özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin
Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen
Özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin
Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen
ORUÇ ARUOBA
ama, gidip görmek istediğin
Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen
Özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin
Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen
ORUÇ ARUOBA
3 Nisan 2011 Pazar
Parkta salıncak sırası bekleyen çocuk gibi bekledim seni.
Biraz heyecan, biraz da salıncağı "başkası kapacak" korkusu işte.
Cemal Süreya
29 Mart 2011 Salı
...garip bir düş gördüm:
Bir köprüydüm. Yüzlerce çelik dayanak üstünde sapasağlam uzanmış yatıyordum. Ama bir canlılığım vardı. duyularım vardı. Eşya değildim. Cansız bir madde değildim. Bir canlılık,bir dirim duyuyordum çelik putrellerimde. Üstümden trenler geçiyordu. Büyük gürültülerle. İnsan dolu trenler. Kalabalık. Çok kalabalık. insanlar koridorlara taşmışlar. Birbirlerinin üstüne yığılmışlar. Görüyor gibiydim. Kokuyorlar. Duyuyor gibiydim. Ben köprüyüm. Onların köprüsü. Üstümden geçiyorlar. Acıtıyorlar. Kaslarım, putrellerim ağrıyor. Dirimimi duydum. Şöyle oynayayım dedim. Yüzlerce elim, kolum ayağım vardı. Gergin duran kollarımı, ayaklarımı büzdüm. Yerlerinden oynadılar. Salladım, bir kez daha salladım. Tren raydan çıktı, altımdaki uçuruma yuvarlandı. Bağırışlar insan sesleri...çığlıklar, çığlıklar...
Kıvandım: gittiler, hiçbiri kurtulamaz artık. Bir ara birkaçını kollarıma bacaklarıma sarılmış, yukarıya, bana doğru güçsüzce tırmanmaya çalışırlarken gördüm. Sarsıldım, o yüzlerce elimden, kolumdan bir kaçını oynattım. cop, hepsi gene o sarp kayalara.
Gece oluyordu. İnlemeler yitmişti. Sessizlik. Çok geçmez bunlar kokuşmaya başlarlar, diye düşündüm. Bir güçsüzlük duydum. Bir köprü yorgunluğu. Her yanım ağrıyordu. Liğme, liğme, çözülür gibiydim. Birden demir dayanakların sarsıldığını duydum altımda. Sonra daha şiddetli bir sarsılma. Büyük bir gürültüyle yıkılıyordum.
Hiçbir şey yapamıyordum. Karşı koyamıyordum. Bütün evren sarsılıyordu. Sanki. İçimde yokolmaktan doğan bir korku. Sonra bir başkaldırma. Sonumuz, işte sonumuz...Beni ayakta tutan tüm destekler birden bire altımdan çekilmiş, yuvarlanıverdim. Kayaların, insan leşlerinin üstüne. İşte ölüyorsun, işte bittin, tamam ölüyorsun işte, sen de, kendin de, diye mırıldanıyordum.
Kaçkınlar FERİT EDGÜ
...beyninin kıvrımlarında dolaşmak istiyorum...
Bir köprüydüm. Yüzlerce çelik dayanak üstünde sapasağlam uzanmış yatıyordum. Ama bir canlılığım vardı. duyularım vardı. Eşya değildim. Cansız bir madde değildim. Bir canlılık,bir dirim duyuyordum çelik putrellerimde. Üstümden trenler geçiyordu. Büyük gürültülerle. İnsan dolu trenler. Kalabalık. Çok kalabalık. insanlar koridorlara taşmışlar. Birbirlerinin üstüne yığılmışlar. Görüyor gibiydim. Kokuyorlar. Duyuyor gibiydim. Ben köprüyüm. Onların köprüsü. Üstümden geçiyorlar. Acıtıyorlar. Kaslarım, putrellerim ağrıyor. Dirimimi duydum. Şöyle oynayayım dedim. Yüzlerce elim, kolum ayağım vardı. Gergin duran kollarımı, ayaklarımı büzdüm. Yerlerinden oynadılar. Salladım, bir kez daha salladım. Tren raydan çıktı, altımdaki uçuruma yuvarlandı. Bağırışlar insan sesleri...çığlıklar, çığlıklar...
Kıvandım: gittiler, hiçbiri kurtulamaz artık. Bir ara birkaçını kollarıma bacaklarıma sarılmış, yukarıya, bana doğru güçsüzce tırmanmaya çalışırlarken gördüm. Sarsıldım, o yüzlerce elimden, kolumdan bir kaçını oynattım. cop, hepsi gene o sarp kayalara.
Gece oluyordu. İnlemeler yitmişti. Sessizlik. Çok geçmez bunlar kokuşmaya başlarlar, diye düşündüm. Bir güçsüzlük duydum. Bir köprü yorgunluğu. Her yanım ağrıyordu. Liğme, liğme, çözülür gibiydim. Birden demir dayanakların sarsıldığını duydum altımda. Sonra daha şiddetli bir sarsılma. Büyük bir gürültüyle yıkılıyordum.
Hiçbir şey yapamıyordum. Karşı koyamıyordum. Bütün evren sarsılıyordu. Sanki. İçimde yokolmaktan doğan bir korku. Sonra bir başkaldırma. Sonumuz, işte sonumuz...Beni ayakta tutan tüm destekler birden bire altımdan çekilmiş, yuvarlanıverdim. Kayaların, insan leşlerinin üstüne. İşte ölüyorsun, işte bittin, tamam ölüyorsun işte, sen de, kendin de, diye mırıldanıyordum.
Kaçkınlar FERİT EDGÜ
...beyninin kıvrımlarında dolaşmak istiyorum...
24 Mart 2011 Perşembe
en aşağılık ihtiyaç içini dökme itiraflarda bulunma ihtiyacıdır.
ruhun, kendini dışarıya ait kılmaya duyduğu ihtiyaç yatar altında....
28 Şubat 2011 Pazartesi
şöyle birşey herhalde: iki kişi, her biri kendi yaşamlarından gelen ayrı ayrı, çok farklı zorunluluklarla ulaştıkları bir noktada, karşılarından birden ötekini buluyorlar - bir anda, karşılıklı; aynı anda, bulduklarını - ve ötekinin de bulduğunu; bulduğunu da anladığını - anlıyorlar. birşey oluşuyor o zaman : o iki kişiden (sanki) ayrı, farklı; onlara bağlı olmayan, hatta onların elinde olmayan birşey : ayrı, farklı varlığı olan, kendi yolunu da artık (sanki) onlara aldırmadan yürüyecek birşey - bir ilişki...
oruç aruoba İLE
oruç aruoba İLE
KENDİ OLARAK SANA GELEN
Kendi olarak, sana gelen- sana gereksinimi olmadan, seni isteyen- sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen- kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- - O, işte...Oruç ARUOBA
26 Şubat 2011 Cumartesi
iki duygu: biri geçmişe yönelik; öbürü geleceğe-
biri ötekiyle ilgili; öbürü kendinle;
biri birşeyin daha hiç olmamış olduğuyla-
öbürü artık hiç olmayacağıyla;
biri geriye yürüyen; öbürü ileri-
iki duygu: ne yapmalı bunlarla?...
aralarındaki bağlantıyı nasıl kurmalı-
şimdi; şimdide?...
ORUÇ ARUOBA Uzak
biri ötekiyle ilgili; öbürü kendinle;
biri birşeyin daha hiç olmamış olduğuyla-
öbürü artık hiç olmayacağıyla;
biri geriye yürüyen; öbürü ileri-
iki duygu: ne yapmalı bunlarla?...
aralarındaki bağlantıyı nasıl kurmalı-
şimdi; şimdide?...
ORUÇ ARUOBA Uzak
22 Şubat 2011 Salı
YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK
Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama isteği kadar büyük.
Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar.
Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başldadığı an.
Birisinin teniyle yanyana olmak, kendi varoluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi varoluşum. Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.
Yaşamın, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı.
Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. (...) İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. (...)
Her anı ölüdür.
Şimdi sen de bir ölüsün. Her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım sözcüklerime dönmem gerek. Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirim. O caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve herşeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere.
Ya da uykunun ölümsü derinliğinde var oluşumuzun küçüklüğünü algıladığım gecelere Bu yaşama ancak beni içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak istiyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman doluyor.
Başka hiçbir şey.
Sevgi, istenilen bir olguya aktarılır, aktarılabilir. Çeşitli anlara, çeşitli insanlara, çeşitli kentlere, caddelere, tepelere aktarılabilir. İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük. Yaşam acısı.
Sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle.
Öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, aşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur. (...)
(...) Ondan, bu duygudan, bu istekten, içimizde yaşatma çabası gösterdiğimiz bu sevgi özleminden, özlemin biçimlendirdiği kişiden, düşüncelerimizin biçimlendirdiği derin bağlarda, bu duygular kendi dünyamızda, yalnızlığımızda kalsa da, bir rahatlık, bir kalıcılık, bir hoşnutluk akıyor. Susarken, yürürken, sigara içerken, bakarken, uyurken, severken, boşalırken.
Bu duyguyu yitirmediği sürece insanın bunalımı bile anlamlı. Duygular bir kişi olarak belirmese de. Ama insan bu duygularını, birinin tenine, bedenine aktarabilirse, bunu başardığı an yaşam inandırıcı oluyor.
İnsan hiç geçmesin istiyor varoluşu. Bu duyguyu yitirmemen gerek. İnsanda biçimlenmese de. Bu duygu beni yenen, içimde yaşayan ve ölen canlıyı yenen tek duygu.
Hiç durmadan dokuz saat araba kullandı. Kendi içine yönelik bir yolculukta. Kendi derinliklerine varmak istediğinde. Üstelik yirmi yaşının verdiği doldurulması olanaksız kaygının baskısı altında. (Ama kırık yaşında olan ben neden bitirmiyorum kendi içime olan yolculuğumu.)
Ama bitirme, bitirme. İnsan yirmi yaşında ya toplumun akılla bağdaşmayan düzenine girer ya da var olur. Uyum istemiyor, var olmak istiyor. Gidiyor. Sınırlarını zorluyor. Ben de gidiyorum. Henüz uyum duyacağım hiçbir şeyle karşılaşmadım.
(...) Oysa sevgiyi genelleştirebilmek için insanın kendisini tümüyle egemenliği altına alabilmesi gerek. Zaman zaman kendi kendimden çıktığımda, başlangıçtaki bir genç gibi bocalıyorum. Oysa ben, hiçbir zaman, hiçbir olgunun başlangıcında olmadım.
Her zaman, her başlangıç ve her son belliydi benim için. Yaşamı tıpkı, aynen Anadolu`nun sıkıcı küçük kentlerinde bulduğum biçimde avucuma ya da düşünceme ya da gözlerimin ufkuna aldım ve sonra kendi beğenime göre istediğim biçimi verdim bu önümden gelip geçen ya da benim önünden geçip gittiğim yaşam denen olguya. O durgun bunalım canlı oldu ve canlı olan durgun, bunalımlı.
Yeterince dolaştım dünyayı ve anladım ki her insan iyi ve herbiri diğeri ile eşdeğerde.
(...) Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, diriltiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz.
Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım.
Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs yada tren istasyonuna, hangi havaalanına yada hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.
(...) rastlantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. Ve kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılamadığımı soruyorum.
Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar.
Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başldadığı an.
Birisinin teniyle yanyana olmak, kendi varoluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi varoluşum. Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.
Yaşamın, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı.
Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. (...) İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. (...)
Her anı ölüdür.
Şimdi sen de bir ölüsün. Her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım sözcüklerime dönmem gerek. Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirim. O caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve herşeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere.
Ya da uykunun ölümsü derinliğinde var oluşumuzun küçüklüğünü algıladığım gecelere Bu yaşama ancak beni içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak istiyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman doluyor.
Başka hiçbir şey.
Sevgi, istenilen bir olguya aktarılır, aktarılabilir. Çeşitli anlara, çeşitli insanlara, çeşitli kentlere, caddelere, tepelere aktarılabilir. İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük. Yaşam acısı.
Sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle.
Öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, aşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur. (...)
(...) Ondan, bu duygudan, bu istekten, içimizde yaşatma çabası gösterdiğimiz bu sevgi özleminden, özlemin biçimlendirdiği kişiden, düşüncelerimizin biçimlendirdiği derin bağlarda, bu duygular kendi dünyamızda, yalnızlığımızda kalsa da, bir rahatlık, bir kalıcılık, bir hoşnutluk akıyor. Susarken, yürürken, sigara içerken, bakarken, uyurken, severken, boşalırken.
Bu duyguyu yitirmediği sürece insanın bunalımı bile anlamlı. Duygular bir kişi olarak belirmese de. Ama insan bu duygularını, birinin tenine, bedenine aktarabilirse, bunu başardığı an yaşam inandırıcı oluyor.
İnsan hiç geçmesin istiyor varoluşu. Bu duyguyu yitirmemen gerek. İnsanda biçimlenmese de. Bu duygu beni yenen, içimde yaşayan ve ölen canlıyı yenen tek duygu.
Hiç durmadan dokuz saat araba kullandı. Kendi içine yönelik bir yolculukta. Kendi derinliklerine varmak istediğinde. Üstelik yirmi yaşının verdiği doldurulması olanaksız kaygının baskısı altında. (Ama kırık yaşında olan ben neden bitirmiyorum kendi içime olan yolculuğumu.)
Ama bitirme, bitirme. İnsan yirmi yaşında ya toplumun akılla bağdaşmayan düzenine girer ya da var olur. Uyum istemiyor, var olmak istiyor. Gidiyor. Sınırlarını zorluyor. Ben de gidiyorum. Henüz uyum duyacağım hiçbir şeyle karşılaşmadım.
(...) Oysa sevgiyi genelleştirebilmek için insanın kendisini tümüyle egemenliği altına alabilmesi gerek. Zaman zaman kendi kendimden çıktığımda, başlangıçtaki bir genç gibi bocalıyorum. Oysa ben, hiçbir zaman, hiçbir olgunun başlangıcında olmadım.
Her zaman, her başlangıç ve her son belliydi benim için. Yaşamı tıpkı, aynen Anadolu`nun sıkıcı küçük kentlerinde bulduğum biçimde avucuma ya da düşünceme ya da gözlerimin ufkuna aldım ve sonra kendi beğenime göre istediğim biçimi verdim bu önümden gelip geçen ya da benim önünden geçip gittiğim yaşam denen olguya. O durgun bunalım canlı oldu ve canlı olan durgun, bunalımlı.
Yeterince dolaştım dünyayı ve anladım ki her insan iyi ve herbiri diğeri ile eşdeğerde.
(...) Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, diriltiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz.
Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım.
Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs yada tren istasyonuna, hangi havaalanına yada hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.
(...) rastlantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. Ve kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılamadığımı soruyorum.
Tezer ÖZLÜ
19 Şubat 2011 Cumartesi
SOLGUN BİR GÜL. DOKUNUNCA
Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kâğıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.
Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlara takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.
Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Behçet NECATİGİL
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kâğıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.
Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlara takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.
Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Behçet NECATİGİL
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


